İsrail, 2 Mart 2026’da patlak veren son savaşın ardından oluşan tampon bölge sınırları içinde, şu anda Lübnan topraklarının yaklaşık 568 kilometrekaresini işgal ediyor. Bölge, en geniş noktasında Lübnan topraklarının yaklaşık 12 kilometre içine kadar uzanıyor ve ülkenin toplam yüz ölçümünün yaklaşık %6’sını kapsıyor.
Fiilen İsrail, son iki yıl içinde, 1948’deki Houla katliamından bu yana gerçekleştiremediği şeyi başarmış durumda. İsrail ordusunun işgal ettiği yaklaşık 55 köyü tanımlamak için kullandığı “Sarı Hat” olarak adlandırılan bölge, en batıdaki Naqoura’dan Lübnan’ın güneydoğusundaki Hermon Dağı’nın batı zirvesine kadar uzanıyor. Bölge neredeyse tamamen nüfustan arındırılmış durumda.
Netanyahu hükûmeti böylece Lübnan’ın güneyinde işgal ettiği bölgeler ile Suriye Golan Tepeleri’nde işgal ettiği bölgeler arasında coğrafi bütünlük sağlamayı başardı. Bu, 2000 yılından bu yana mümkün olmamıştı.
İsrail hükümetinin askerî uygulamaları, işgal altındaki bölgenin nüfusunu boşaltmayı ve Cebel Âmil’den yüz binlerce kişiyi Lübnan’ın iç kesimlerine sürmeyi amaçlayan soykırımcı bir şiddetle karakterize oldu.
Bu hedef, İsrail Bakanı Itamar Ben-Gvir’in savunduğu vizyonda da kendini gösteriyor. Ben-Gvir, İsrail yerleşimlerinin Lübnan’ın güneyine doğru genişletilmesinden yana olduğunu ifade etti.
İsrail seçimlerinde Gadi Eisenkot’un tutumu da 2006 Lübnan savaşı sırasında geliştirilip uygulanan Dahiye Doktrini ile ilişkilendirildi. Bu doktrin, saldırıların gerçekleştirildiği bölgelerde sivil altyapının geniş çaplı biçimde yok edilmesini öngörüyor. Bunun yanı sıra İsrail, kuvvetlerinin Lübnan içinde serbestçe hareket edebilmesini sağlamaya çalıştı.
Ateşkes bu durumu temelden değiştirmedi. Yedi tur müzakere gerçekleştirildi; Başbakan Benjamin Netanyahu ise İsrail’in işgal ettiği topraklardan “bir milimetre bile” çekilmediğini söyledi. Patlamalar neredeyse her gün devam etti.
2023 sonbaharında başlayan “destek cephesi” savaşının ilk günlerinden itibaren İsrail, nüfusu ağırlıklı olarak Şii olan Cebel Âmil üzerinde demografik tahakküm kurmanın bir aracı olarak doğrudan uyarılara başvurdu.
Ekim 2024’ten bu yana Lübnan’ın neredeyse dörtte biri hedefli tahliye uyarılarına maruz kaldı. Bu uyarılar, Litani Nehri’nin güneyindeki bölgeyi boşaltmayı amaçlayan, ülkenin yakın tarihindeki en büyük zorunlu nüfus transferinin yol haritasını oluşturdu.
Uluslararası Af Örgütü, bu tür uygulamaların hukuka aykırı zorunlu göçe tabi tutma içeren savaş suçları niteliğinde olduğunu belirtti.
23 Eylül 2024’te “Büyük Yerinden Edilme” olarak anılacak süreç başladı. Güney Lübnan’daki 100’den fazla köyün sakinlerine bölgeyi terk etmeleri yönünde uyarıda bulunmak amacıyla 80.000’den fazla telefon görüşmesi yapıldı. Yaklaşık yarım milyon kişi yerinden edildi. 24 saatten kısa bir süre içinde yaklaşık 1.100 noktaya yaklaşık 650 hava saldırısı düzenlendi; yaklaşık 492 kişi öldü, 1.645 kişi yaralandı.
27 Eylül 2024 gecesi Beyrut’un güney banliyöleri için tahliye emirleri yayımlandı. Bu bölge, ülkenin en büyük Şii yerleşim alanı olarak tanımlanıyordu. Burada yaklaşık 700.000 kişi yaşıyordu ve bunların çoğunun kökleri Cebel Âmil’e dayanıyordu.
72 saatten kısa bir süre içinde Lübnan nüfusunun yaklaşık beşte biri evlerini terk etmek zorunda kaldı. Yerinden edilme, demografik bir bombaya dönüştü; Cebel Âmil sakinleri kendi ülkelerinde mülteci konumuna düştü.
Marjayoun, Bint Jbeil ve Sur’un güney ilçeleri neredeyse tamamen boşaltıldı. Lübnan nüfusunun yarısından fazlası, ülke topraklarının yaklaşık beşte birini oluşturan altı ilçede sıkışıp kaldı. Yaklaşık 38.000 kişi Irak’a kaçtı.
Savaş sırasında zorunlu tahliyeler, yerinden edilen insanların Lübnan Dağı, Beyrut ve Lübnan’ın kuzeyinde sığındığı bölgeleri de hedef aldı. Yollar, otomobiller ve motosikletler de hedef alındı. Aynı zamanda bazı medya kuruluşları ve siyasi söylem aktörleri, yerinden edilmiş Şii topluluklara yönelik aşağılayıcı bir dil kullandı ve kimi zaman onları “viral bir salgın” olarak tasvir etti.
Bu aşağılayıcı söylem Lübnan toplumunun taşıdığı yükü daha da ağırlaştırdı ve toplumsal gerilimleri körükledi; ancak bu gerilimler genel olarak kendi sınırları içinde kaldı.
Uyarılar ateşkesle sona ermedi. 15 ay boyunca devam ederek Lübnan’ın güneyindeki insanları fiilen İsrail’in tehdit ve gözetimi altında bıraktı. İnsansız hava araçları bölgeyi izledi, halka uyarılar yapıldı, evlerine dönmeye çalışanlara yönelik tehditlerde bulunuldu ve uçaklar köylerin üzerinde uçmaya devam etti.
Aynı zamanda İsrail, halkın geri dönmesi için gerekli altyapıyı sistematik biçimde yok etti. Prefabrik yapılar kuruldu, buldozer hangarları oluşturuldu ve köyleri incelemek üzere istihkâm ekipleri konuşlandırıldı. Yeniden imar engellenirken Litani Nehri’nin güneyinde beş İsrail askerî mevzisi kuruldu. Bu aşamada yaklaşık 335 kişi öldürülmüş, yaklaşık 1.000 kişi de yaralanmıştı.
Savaş 2 Mart 2026’da yeniden başladı. Şafak vakti altı füze ateşlendi; bunların muhtemelen bir ön uyarı niteliğinde olduğu düşünülebilir. Tahliye emirleri, “Büyük Yerinden Edilme” ve Beyrut’un güney banliyölerinin boşaltılması bir kez daha çatışmanın temel unsurları hâline geldi.
8 Nisan 2026’da birkaç dakika içinde 100’den fazla hedef vuruldu ve 375’ten fazla kişi öldürüldü.
Taktik, toplumu hâlâ bulunduğu yerlerden çıkarmak, üyelerini dağıtmak ve toplumsal bütünlüğünü parçalamaktı. Yerinden edilenlerin sayısı en yüksek noktada yaklaşık 1,2 milyona ulaştı; yaklaşık 500.000 kişi ise evlerine dönemedi. Bunların %80’i güney ilçelerindendi.
Filistinli sosyolog Sari Hanafi, İsrail’in yerleşim projesini operasyonel hedefleri bulunan bir ideoloji olarak tanımlıyor. Ona göre nihai amaç, yerel nüfusları yaşadıkları topraklardan sürmek. Operasyonel planın temelinde ise “mekân kırımı” olarak nitelendirilebilecek bir yaklaşım bulunuyor: yerel nüfusun “transferini” kolaylaştırmak amacıyla bir yeri yaşanamaz hâle getirmek.
Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi (NCSR), Lübnan ordusu ve Çevre Bakanlığı ile iş birliği içinde, 2023-2025 yılları arasındaki savaşın çevresel etkilerini inceleyen bir rapor hazırladı. Çevre Bakanı Tamara Zein, bu sürecin birbiriyle bağlantılı üç düzeyde işlediğini belirtti.
Birinci düzey yuvakırımdır: Güney Lübnan’daki insanların evlerinin, buralarda Hizbullah altyapısı bulunduğu veya bu yapıların depolama, barınma ya da gizlenme amacıyla kullanıldığı gerekçesiyle doğrudan yok edilmesi.
2023 ile 8 Mayıs 2026 arasında yaklaşık 300.000 konut hedef alındı. Bunların yaklaşık %57’si Cebel Âmil’de bulunuyordu; yaklaşık 120.000’i Nabatiye’de, 53.000’i ise Güney vilayetindeydi.
Buna ek olarak Beyrut ve Lübnan Dağı’nın, Cebel Âmil kökenli Şii toplulukların yoğunlaştığı bölgelerinde yaklaşık 104.000 konut daha etkilendi.
Cebel Âmil’de güneyli nüfusun yaşadığı konut stokunun yaklaşık %46’sı yok edildi. Yıkımın yaklaşık %93’ü Nabatiye, Sur, Bint Jbeil ve Marjayoun’da yoğunlaştı.
İkinci düzey kentkırımdır: bizzat inşa edilmiş çevrenin yok edilmesi.
Yaklaşık 11.000 bina tamamen veya kısmen yıkıldı ve üç milyon metreküpten fazla moloz ortaya çıktı.
Marwahin, Muhaybib, Maroun al-Ras, Blida ve al-Adaisseh’de binaların %99’undan fazlası yok edildi. Genel yıkım oranı Khiam ve al-Adaisseh’de yaklaşık %90’a, Kfar Kila, Naqoura ve Houla’da ise %80’in üzerine çıktı.
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, İsrail’in sivil ve kentsel altyapının sistematik biçimde yok edilmesi yoluyla Lübnan’da Refah modelini tekrarladığını söyledi. Katz, “Sarı Hat” bölgesinde 15.000 ila 20.000 evin yok edildiğini belirterek bunları kalıcı olarak ortadan kaldırılması gereken askerî altyapı olarak nitelendirdi.
Her iki durumda da temel amaç, egemen siyasi projeye yönelik stratejik bir tehdit olarak sınıflandırılan belirli bir topluluğu daha geniş siyasi manzaradan çıkarmaktır.
Cebel Âmil örneğinde Şii topluluk, sınırdan kalıcı olarak uzaklaştırılmak, kolektif siyasi tutumları nedeniyle cezalandırılmak ve dayanışma ile karşılıklı destek ağlarının dağıtılması amacıyla hedef alınıyor.
Bu bağlamda sistematik yıkım, kitlesel öldürmelerle iç içe geçiyor. Çağrı cihazlarının patlatılmasından bu yana öldürülenlerin sayısı 10.000’i aştı; buna on binlerce yaralı ekleniyor.
Ancak bu süreç, “ikili normalleştirme propagandası” olarak adlandırılabilecek bir olguyla daha da pekiştiriliyor. Bu propaganda, çevrimiçi platformlar, siyasi programlar, gazeteciler, reklamcılar, aktivistler ve siyasetçilerden oluşan bir ağ aracılığıyla dijital ve medya alanlarında mantar gibi yayılıyor; bu aktörlerin çıkarları ve belki de değerleri bu ikili normalleştirmenin mekanizmalarını yönetmek üzerine kurulmuş durumda.
. Bir yandan Lübnan'ın otuz yılı aşkın süredir yaşadığı karmaşık krizlerden nihai ve doğal çıkış yolunun, "soykırımcı bir hükûmetle sağlanan güvenlik" olduğunu öne sürerek normalleşmeyi teşvik ediyor.
Diğer yandan, Şii topluluğunun şeytanlaştırılmasını normalleştiriyor: ya bu topluluğun ulusal aidiyetini sorguluyor ya da onu adil, egemen ve bağımsız bir devlet inşa etme sürecinin dışında duran, sözde “haydut” bir topluluk olarak yanlış biçimde gösteriyor.
En yakın tehlike, son savaş başlamadan hemen önce İsrail’i ziyaret eden bir BM yetkilisi tarafından aktarıldığı iddia edilen ifadelerde gizli. Bu anlatıma göre yetkili, bir İsrailli yetkiliyle görüşmüş ve söz konusu yetkili, gerçekleşmesi hâlinde bir sonraki savaşın amacının “Cebel Âmil’in Şiilerini” Lübnan topraklarına ve belki de Lübnan’ın ötesine dağıtmak olacağını söylemiş.
Peki, bir toplumu dağıtmayı ve yaşadıkları toprakları boşaltmayı temel alan böyle bir proje karşısında ne yapılabilir?
“Ölümümüze gideceğiz. Önce giyindiğimiz ağaçları savunacağız, gecenin çanını, arzuladığımız kulübelerimizin üzerindeki ayı. Ceylanlarımızın pervasızlığını savunacağız, çömleklerimizin kilini savunacağız, ve son şarkıların kanadındaki tüylerimizi.”
Mahmud Derviş — “Kızılderilinin Beyaz Adam Önündeki Son Söylevi”
Rabih Jamil, örgütler ve çalışma sosyolojisi alanında çalışan bir öğretim görevlisi ve dijital platform ekonomisi üzerine uzmanlaşmış bir araştırmacıdır.
