Imperialism

1927–2027: Emperyalizme Karşı Mücadelenin Yüzyılını Neden Kutluyoruz?

1927 League Against Imperialism (Emperyalizme Karşı Birlik -LAI) örgütünün yüzüncü yılı, işçi sınıfının birleşik enternasyonalist hareketini yeniden kurmak için kritik bir fırsat sunuyor. 
Emperyalizm çağımızın temel çelişkisidir ve çözümü Küresel Güney ile Kuzey işçilerinin bilinçli, örgütlü uluslararası birliğini gerektirir. Bu metin; ekonomik egemenlik, kamu malları, adil geçiş ve işçi sınıfın gücü etrafında somut bir dayanışma programı oluşturmak üzere “Bandung Ruhu”nu ve 1927’nin derslerini yeniden sahiplenmeye çağırıyor — önümüzdeki yüzyılın emperyal felaketle değil, kolektif özgürleşme ile şekillenmesi gerektiğinin üzerinde duruyor.

Şubat 1927’de dünyanın dört bir yanından gelen 175 temsilci, League Against Imperialism and Colonial Oppression (Emperyalizme ve Sömürgeci Baskıya Karşı Birlik - LAI) kurucu kongresi için Brüksel’de toplandı. Amaçları küresel düzeyde kitlesel bir anti-emperyalist hareket yaratmaktı ve LAI, birkaç yıl boyunca dünya genelindeki sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı mücadelelere destek verip ilham oldu. Bu, 20. yüzyılın siyasi zeminini yeniden şekillendiren enternasyonalist yapıların büyüyen dokusunun erken bir parçasıydı.

Yüz yıl sonra, dünya büyük değişimlerden geçti, fakat sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı birliğin misyonu aciliyetinden hiçbir şey kaybetmedi. Resmi sömürge yönetimi — bir halkın başka bir halk tarafından doğrudan bölgesel idare altına alınması — büyük ölçüde geriledi. Emperyalizm ise gerilemedi. O, kapitalist ülkelerden oluşan bir merkezin sermaye, mal ve emek akışını kendi çıkarına yönettiği dünya ekonomisinin biçimlendirici ilişkisi olmaya devam ediyor. Dünyanın ezilenleri için — özellikle de Küresel Güney’in işçileri ve köylüleri için — emperyalizm bir felakettir. Kendisini iş güvencesizliği, düşen ücretler, kemer sıkma ve az gelişmişlik olarak gösterir. İnsanların çoğuna hayatlarını en çok etkileyen politikalar üzerinde hiçbir söz hakkı tanınmaz. Nitekim, emperyalizm buyruklarını sıklıkla silah zoruyla dayatır.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana emperyalizm güçlerini pekiştirmiş ve merkezini ABD’de kurmuştur. Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla birlikte ABD güdümlü emperyalizm büyük ölçüde rakipsiz kalmıştır — bu, ne pahasına olursa olsun ABD’nin korumaya çalıştığı bir statükodur. 1990’ların başında kabul edilen stratejik belgelerde ABD, amacını açıkça ortaya koymuştur: “Potansiyel rakiplerin daha büyük bir bölgesel veya küresel role talip olmalarını bile caydıracak mekanizmalar” aracılığıyla Küresel Güney’deki devletlere kalkınma imkanı tanımamak.[ [1]](https://onlyoffice.infomaniak.com/9.4.1-806540acadcab17982ebbc0bc056acdf/web-apps/apps/documenteditor/main/index.html?_dc=9.4.1-15&lang=pt&customer=ONLYOFFICE&headerlogodark=https://kdrive.infomaniak.com/images/office_logo_word_dark.svg&headerlogolight=https://kdrive.infomaniak.com/images/office_logo_word_light.svg&type=desktop&frameEditorId=container-iframe-inside&isForm=false&parentOrigin=https://kdrive.infomaniak.com&fileType=docx%23_ftn1)

Fakat, ABD stratejisi birçok bakımdan başarısız oldu. Küresel düzen tektonik bir dönüşümden geçiyor ve gücün yeni merkezleri ortaya çıkıyor — bu eğilim, özellikle 2008 finansal krizinden sonra hızlandı.

ABD’nin ekonomik alandaki hakimiyeti Çin’in yükselişiyle birlikte sarsılıyor. Çin’in yükselişi, eski sömürgelerin de emperyalist sistemin deli gömleği dışında yeni ortaklıklar oluşturmalarına olanak sağladı. Bu hareket, dünyayı Batı hegemonyasından uzaklaştırarak parçalı ve çok merkezli bir gerçekliğe doğru kaydırıyor — birikimin ve siyasi ağırlığın giderek dağılması, Güney ülkeleri için bir hareket alanı yaratıyor. 

Bu süreç çizgisel ilerlemediği gibi, otomatik olarak ilerici sonuçları da garanti etmiyor. Emperyalizm bu dönüşümlere karşı sıklıkla aşırı şiddet kullanarak devreye giriyor. Üstelik bu süreçlere öncülük eden her devlet sosyalist yönelimli değil. Yine de egemenlik mücadelesi ilerlemeyi sürdürüyor. Bugün yaşanan değişimlere ilerici bir içerik kazandırmak, ancak dünya işçilerinin ve ezilen halklarının bilinçli ve kararlı örgütlenmesiyle mümkün olacaktır.

Günümüzde Emperyalizm

Emperyalizm, çok sayıdaki adaletsizlikten herhangi biri değildir. O, sistemimizin temel çelişkisini oluşturur — dünya ekonomisini örgütleyen ve her kıtadaki sınıf mücadelesini çarpıtan temel ilişkidir.

Savaş, borçlandırma, az gelişmişlik ve ekolojik çöküş bu çelişkinin farklı dışa vurumlarıdır. Dolayısıyla bu sorunlar, onları üreten sistemin çerçevesi içerisinde parça parça çözülemez; emperyal birikimin atardamarları kesilerek çözülebilir. Bu görev, sistemin kendini üzerlerinden yeniden ürettiği çevre halklarına ve onlar adına hareket ettiğini iddia ettiği merkez ülkelerin işçilerine düşmektedir. 

Kesintilerle de olsa, bu süreç şu anda işlemektedir. Küresel ekonominin ağırlık merkezi Asya’ya, özellikle de Çin’e doğru kayıyor. Uluslar ve halklar emperyalist diktalara karşı direniyor ve Küresel Kuzey ülkelerinin hakimiyetindeki sistemleri baypas etmek için yeni iş birliği ve değişim sistemleri ortaya çıkıyor. 

Emperyalizm bu duruma giderek artan bir saldırganlıkla yanıt vermektedir. Pazarlar, finans, teknoloji, stratejik altyapı, enerji ve kritik kaynaklar üzerindeki denetimini güvenceye alma ve genişletme çabaları yoğunlaşmaktadır. Bu süreçte, dünya işçilerine ve ezilen halklara karşı sistemik bir savaş başlatmıştır. Bu savaş, neoliberal yeniden yapılanma, yaptırımlar ve borçlandırma araçlarıyla yürütülür — bunlar; Güney'deki uluslara ve halklara ücret ve kaynak fiyatlarında düşüş ile kalkınmasızlaşmayı dayatan ve askeri güç tehdidi ya da kullanımıyla desteklenen araçlardır.

Vladimir Lenin emperyalizmi “can çekişen kapitalizm” — yani sistemin nihai aşaması — olarak tanımlamıştır. Bir yandan bu, kapitalizmin ulaştığı en yüksek biçimi temsil eder: üretimin dev uluslararası tekeller tarafından domine edilmesi, sanayinin finans kapital tarafından kontrol edilmesi, sermayenin emperyal merkezlerden çevreye ihracı ve dünyanın ekonomik ve toprak bakımından bölünmesi.

Diğer yandan Lenin, sistem kendi sınırlarına ulaştığından, emperyalizmin onun son aşaması olduğunu ileri sürmüştür. Bu, sistemin yakın zamanda çökeceği anlamına gelmez. LAI’nin kuruluşundan sonraki yüz yıl sonra, dünya ekonomisi hala emperyalizm tarafından şekillendirilmeye devam ediyor. Fakat bu artık ömrünü tamamlamış bir emperyalizmdir — kendi sınırlarına dayanmış ve iç çelişkilerini çözme yeteneğini yitirmiş bir sistemdir.

Dünya ekonomisi her zamankinden daha fazla devasa tekellerin kontrolü altındadır. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi yoluyla neredeyse her sektör yalnızca birkaç şirketin hakimiyeti altındadır. Bu yapılar, aşırı kar elde etmek amacıyla piyasa güçlerini kullanarak ekonomiyi adeta rehin alırlar. Rakipleri zayıflık işaretleri gösterir göstermez, onları saf dışı bırakmaya veya bünyelerine katmaya hazırdırlar; böylece hakimiyetlerini daha da pekiştirirken “serbest piyasa” söylemini de içi boş bir hale getirirler. Emperyalist ülkelerin kendi içinde bu süreç, sosyal demokrasinin binbir güçlükle kazanılmış haklarına yönelik bir saldırı olarak tezahür etmektedir — büyük çalkantı dönemleri sırasında kapitalizmden koparılmış bir takım geçici tavizlerdir bunlar. Küresel çevre ülkelerde ise bu süreç kendini, uluslararası şirketlerin birikimini kolaylaştırmak için sistematik olarak lağvedilen devlet mimarisine yönelik bir saldırı olarak gösterir. Dünyanın dört bir yanında devletler ulusal gelirlerini kalkınmaya yönlendiremez hale gelmiştir. Bunun yerine, ulusal servetleri sistematik olarak Wall Street’e veya City of London’a akıtılmaktadır.

Sermaye, çoğunluğu emperyal merkezlerde yaşayan sahiplerine mümkün olan en yüksek karı sağlamak için küresel ölçekte akmaya devam etmektedir. Sonuç derin bir Kuzey-Güney ayrımıdır: Kuzeyli bir azınlığın servet birikimi, Güney’de yeni sömürgeci düzenlemeler ve emperyalist tahakkümün sürdürdüğü kalıcı yoksulluk ve az gelişmişlikle tezat oluşturur.

İşçiler açısından emperyalizm yalnızca minerallerin ve servetin çıkarılması değil, işin kendisinin yeniden yapılandırılması deneyimidir. Kamu sektörü ücretlerinin kısıtlanması, özelleştirme, taşeronlaşma, kamu-özel ortaklıkları; uluslararası finans kuruluşları tarafından teşvik edilen ve emperyalist devletler tarafından desteklenen borç yeniden yapılandırma ve mali sıkılaşma programlarına eklenen tanıdık reçeteler haline gelmiştir.

Güvencesiz ve kayıt dışı işlerde çalışan insanların oranı hızla artmaktadır. Toprak gaspı, iklim değişikliği, çatışmalar ve diğer etkenlerle yerlerinden edilen kitleler, kırsalı terk ederek giderek kalabalıklaşan şehirlere göç ediyor. Bu süreç milyarlarca insanı, çalışanlar için mevcut olan zayıf sosyal koruma mekanizmalarının bile dışına itmektedir. Bu durum, soykırım boyutlarında bir sosyal felaketin reçetesidir.

Bu çelişkiler derinleştikçe, yönetici elitler sosyal, ekonomik ve çevresel maliyetleri işçilerin ve toplulukların sırtına yüklerken, diğer yandan birikim ve sömürünün yeni yollarını aramaya devam ederler. Bu yollardan biri de yapay zekanın ortaya çıkışıdır. Yapay zeka (AI) ve dijital teknolojiler Küresel Güney’deki kritik minerallerle beslenmekte, bu da Grönland'dan Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne kadar uzanan coğrafyada maden çıkarılması ve toprak hakimiyeti için yeni bir kapışmayı ve mücadeleyi tetiklemektedir.

Emperyalist Saldırganlık ve Direniş

Samir Amin emperyalizmin iki ayak üzerinde ilerlediğini gözlemlemiştir: birincisi ekonomik ayak — izin verilen tek ekonomi politikası olarak dayatılan küreselleşmiş neoliberalizm — ve diğeri politik ve askeri ayak — buna boyun eğmeyi reddedenlerin üzerine salınan savaşlar, darbeler ve müdahaleler. [[2]](https://onlyoffice.infomaniak.com/9.4.1-806540acadcab17982ebbc0bc056acdf/web-apps/apps/documenteditor/main/index.html?_dc=9.4.1-15&lang=pt&customer=ONLYOFFICE&headerlogodark=https://kdrive.infomaniak.com/images/office_logo_word_dark.svg&headerlogolight=https://kdrive.infomaniak.com/images/office_logo_word_light.svg&type=desktop&frameEditorId=container-iframe-inside&isForm=false&parentOrigin=https://kdrive.infomaniak.com&fileType=docx%23_ftn2)

Eşitsizlik üreten bir sistemin sürdürülmesi her zaman aşırı şiddet gerektirse de, ABD güdümlü hegemonyanın gerilemesi, hem ekonomik hem de askeri boyutta vites artıran bir emperyalizm yaratmıştır.

ABD’nin, adayı neredeyse tüm petrol ithalatından mahrum bırakan son yakıt ablukasıyla zirveye ulaşan Küba kuşatması, ekonomik savaşın en uç noktasını temsil ediyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun 2026 yılında sarayından kaçırılması ise askeri ayağın en pervasız örneğidir. Nitekim, Washington’ın Latin Amerika’da yeniden alevlenen saldırganlığı, 2025 sonlarındaki ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde ana hatları çizildiği üzere Monroe Doktrini’ni yeniden harekete geçirmeyi ve canlandırmayı amaçlıyor. Bu doktrin, Batı Yarım Küre’yi ABD’nin özel “av sahası” olarak yeniden tesis etmeyi hedeflemekte; Çin veya Rusya ile ticaretini çeşitlendirmek isteyen her ülkeyi hedef almaktadır.

Ancak ABD’nin planları Batı Yarım Küre ile sınırlı değildir. ABD şu anda ordusuna yılda 1,3 trilyon dolardan fazla harcamaktadır. Batı destekli Gazze savaşıyla birlikte, soykırım yeniden emperyalist politikanın gündemine girmiştir. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun 2026 Münih Güvenlik Konferansı’nda belirttiği gibi, Batı küresel ölçekte emperyal hakimiyeti yeniden tesis etmekte kararlı; bu ise dünyayı bir savaşın içine sürükleme tehlikesi taşıyan bir tutum.

ABD muazzam bir askeri ve finansal güç kullanmaya devam ederken, Avrupa hükümetleri, finans kurumları ve çokuluslu şirketler emperyalist projeye bağlılıklarını sürdürmektedir. Askeri ittifakları, ticaret anlaşmalarını, yatırım yönetimlerini ve özel sermayeyi kamu yararının önüne koyan piyasa reformlarının sürekli teşvikini ilerletmektedirler. Ve kendileri de askeri güç kullanmaktan çekinmiyorlar. Emperyalist güç merkezlerinin bu kesişim hatlarını tanımak, emperyalist düzene karşı koymak için gerekli olan uluslararası işçi sınıfı dayanışmasını kurmanın ön koşuludur.

ABD emperyalizminin ve NATO’nun askeri gücü karşı konulamaz gibi görünse de, zayıflık belirtileri de mevcuttur. Tek kutuplu bir dünya düzeninin sürdürülmesi artık mümkün değildir. Bu gerçekle yüzleşen ABD güdümlü emperyalist sistem, artık demokrasi, güvenlik veya insani müdahale söylemlerine bile başvurmadan, giderek daha pervasız saldırganlık eylemleriyle yanıt veriyor. Emperyalizm hiçbir zaman yok olmadı; ancak günümüzdeki biçimi çok daha çıplak ve pervasız hale gelmiş, gerçek karakterini ve amaçlarını herkesin gözü önüne sermiştir. Sistem bunu yaparken, küresel tahakkümün bu saldırgan dayatmasıyla yüzleşme, buna direnme ve nihayetinde bunu aşma ihtiyacına dair büyüyen bir bilincin oluşmasına da katkıda bulunuyor.

Küba halkının direnci, Filistin direnişinin sarsılmazlığı — sumud —, Venezuela'daki Çavizm’in kararlılığı, ABD-İsrail güçlerinin İran'da uğradığı utanç verici yenilgi ve Sahel bölgesinde sömürgeci tahakküme karşı kaydedilen ilerlemeler; tüm bunlar, bu küresel düzene karşı direnişin yalnızca mümkün olmadığını, aynı zamanda halihazırda sürdüğünü gösteriyor.

Aynı şekilde, Kenya’da kemer sıkma politikalarına karşı devam eden mücadeleler, Hindistan'da yüz milyonlarca işçinin eylemliliği ve Portekiz ile Fransa’yı sarsan grev dalgaları, kolektif mücadelenin hem gerekliliğini hem de potansiyelini ortaya koyuyor. Bu hareketler hep birlikte temel bir gerçeği doğruluyor: Halklar ve uluslar, muazzam bir güçle karşı karşıya kalsalar bile direnme, örgütlenme ve alternatif bir yol çizme kapasitesini korumaktadır.

Enternasyonalizm Misyonunu Yeniden Üstlenmek

Bu arka plana karşı, emperyalizmin pervasız güç kullanımından doğan bugünkü anti-emperyalist duyarlılık, LAI’nin 1927 Brüksel Konferansı'ndan sonra ortaya çıkan anti-emperyalist hareketin derslerinden faydalanabilir.

1927, bir geçiş dünyasıydı. Birinci Dünya Savaşı, eski düzeni parçalamış, emperyal “medeniyeti”, sömürgeci tahakkümün ve endüstriyel katliamın bir biçimi olarak gözler önüne sermişti. Sosyalist Devrim Rusya’yı kasıp kavurmuştu ve doğurduğu fikirler sömürgeleştirilmiş dünyaya yayılarak Kahire’den Kanton’a kadar pek çok harekete ilham veriyordu. Lenin’in, sömürgeleştirilmiş halkların mücadelesinin işçi hareketinin bir yan unsuru değil, emperyalizmin yenilgiye uğratılmasında merkezi bir öneme sahip olduğunu kavraması, dünyanın dört bir yanında filizlenen mücadelelere teorik bir çerçeve kazandırdı. Temsilciler Brüksel’de bir araya geldiklerinde; sömürgeleştirilmiş halkların, tarihin edilgen nesneleri olmak şöyle dursun, kolektif özgürleşmemizin itici gücü olduğuna dair inançla taşınan, yükselen küresel bir akımın parçasıydılar.

Bir başka tarihsel dönüm noktasından mı geçiyoruz? Bunun yanıtı henüz net değil. Ancak şu açık ki mevcut düzenin çelişkileri derinleşiyor. Batı emperyalizminin artan istikrarsızlığı — askeri güce, yaptırımlara, siyasi baskıya ve açık saldırganlığa giderek daha fazla bel bağlaması — bir özgüveni değil, sürdürülmesi giderek zorlaşan bir tahakküm konumunu korumakta güçlük çeken bir sistemi yansıtmaktadır.

Yine de tarih hiçbir garanti sunmaz. Emperyal gerileme dönemleri hem özgürleşme hem de felaket getirmiştir. Dönüşüm olasılığı mevcuttur ancak bunun bilinçli şekilde örgütlenmesi gerekir. Özgürleşme için fırsatlar yaratan aynı koşullar, daha geniş çaplı savaşlara, yoğunlaşan sömürüye ve çevresel yıkıma da yol açabilir. İçinde bulunduğumuz anın barındırdığı risk de fırsat da hiç bu kadar büyük olmamıştı.

Öte yandan insanlık, daha önce görülmemiş imkânlara sahip. Toplumun üretici güçleri daha önce hiç bu kadar gelişmemişti. İnsan emeği, sınırların ötesinde daha önce hiç bu kadar kenetlenmemişti. Küresel ekonomi, her kıtadan işçileri birbirine bağlayan devasa üretim zincirlerine dayanıyor; bu da serveti, gücü ve kaynakları giderek küçülen bir küresel elitin elinde toplayan sisteme karşı ortak bir mücadelenin maddi temelini oluşturuyor. 

Emperyalizm, çağımızın temel çelişkisi olmayı sürdürmektedir. Savaşları körükleyen, eşitsizlikleri derinleştiren, kalkınmayı engelleyen, iklimsel ve ekolojik yıkımı hızlandıran emperyalizmdir. Sonuçları yalnızca Küresel Güney’de değil, her yerdeki işçiler tarafından hissediliyor. Bu sebeple emperyalizme karşı koymak yalnızca tek bir ulusun ve bölgenin görevi değil, Güney halkları ile Kuzey’in işçi sınıfları arasında mümkün olan en geniş birliği talep eden ortak bir sorumluluktur.

Bu zorlukla karşı karşıya kalan ilk nesil biz değiliz. 1927 Anti-Emperyalist Konferansı, dünyanın dört bir yanından devrimci, ulusalcı ve işçi hareketlerini, basit bir gerçeğin kabulüyle bir araya getirdi: Sömürgeciliğe, sömürüye ve savaşa karşı mücadele, uluslararası birliği gerektiriyordu.

On yıllar sonra, Endonezya’daki Bandung Konferansı bu güçlerin dünya sahnesindeki varlığını tescilledi. Hem ulusalcı hem de komünist sömürgecilik karşıtı hareketi; egemenlik, eşitlik, barış ve kendi kaderini tayin ilkelerini ilan etmek üzere bir araya getirdi. Bu, siyasi meseleleri yüzyıllardır kaba kuvvet ve soykırımla çözen emperyalist ve sömürgeci sistemden kesin bir kopuştu. “Bandung Ruhu”, bir nostalji nesnesi olarak değil, sosyalizm ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin ortak bir düşmana karşı birleştiğinde üstlenebileceği dönüştürücü rolün bir hatırlatıcısı olarak geçerliliğini korumaktadır.

Bugün, bu “Bandung Ruhunu” ve onun maddi temelini oluşturan mücadeleleri yeniden canlandırma ihtiyacı her zamankinden daha büyüktür. Büyük güçler arasında daha geniş çaplı savaşların çıkma olasılığı da dahil olmak üzere, tırmanan küresel çatışma tehlikesi gerçektir. Sonuçları en ağır biçimde dünyanın işçi ve ezilen halklarını vuracak olan çevresel tahribatın ve iklim değişikliğinin oluşturduğu tehdit de öyle. Her iki tehlike de emperyal birikim ve tahakküm çerçevesi içinde çözülemez. Adil bir geçiş bir paradigma değişimi gerektirir — emperyalizmden uzaklaşarak demokratik kamusal planlamaya, sosyal diyaloğa, güçlü kamu kurumlarına, insana yakışır yeşil istihdama, etkilenen işçiler ve topluluklar için korumaya, iklim finansmanı ile teknolojiye adil erişime doğru bir eksen kayması.

Dolayısıyla çağrı; içinden geçtiğimiz tarihsel anı netleştirmek, insanlığın krizlerinden sorumlu güçleri tespit etmek ve bunların üstesinden gelmek için gerekli birliği kurmaktır. Gelecek henüz yazılmadı. Bu dönemin bir kurtuluşa mı yoksa bir felakete mi dönüşeceği, dünyanın dört bir yanındaki halkların örgütlenme, birleşme ve bu anın gerektirdiği aciliyetle hareket etme kapasitesine bağlı olacak.

Dünyanın işçi ve ezilen halkları açısından LAI27’nin yüzüncü yıl dönümünü anmak, bir anma ediminden daha fazlası olmalıdır. Emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı yarım kalmış mücadeleyi yeniden alevlendirmek için bir fırsattır — bu mücadele, insana yakışır iş, demokratik yönetim, ekonomik egemenlik, insanca yaşanabilir ücretler, evrensel sosyal koruma, nitelikli kamu hizmetleri, toplumsal cinsiyet eşitliği ve adil geçişe dair isteklerimizin ilerlemesinin ön koşuludur. Bu, Küresel Kuzey’deki işçiler ile Güney’de egemenlik mücadelesi verenleri birbirine bağlayan somut bir uluslararası dayanışma programını yenilemelidir. Bu mücadelelerin kökleri farklı ulusal gerçekliklerde yatsa da, tümü ortak sömürü yapılarına karşı koymaktadır. Bu ortak deneyim, işçilerin günlük yaşamlarına ve kolektif gücüne dayanan uluslararası bir anti-emperyalist hareketi yeniden inşa etmek için en güçlü temeli sunmaktadır. Bu, emperyalizme karşı yüz yıllık mücadeleyi anmak ve kutlamak için 2027’de kulak vermek istediğimiz çağrıdır.

Available in
EnglishSpanishPortuguese (Brazil)GermanFrenchItalian (Standard)TurkishArabicHindiBengaliRussian
Translators
Rana Babaoğlu and ProZ Pro Bono
Date
22.07.2026
Source
League Against ImperialismOriginal article🔗
Progressive
International
Privacy PolicyManage CookiesContribution SettingsJobs
Site and identity: Common Knowledge & Robbie Blundell